-
o kadar hiçbir şey yapamıyorum ki ; çare kelimesinin bana en yakın olan kısmı, sonuna büyük bir zevkle aldığı ”siz”.
-

not more , not less ..
-
bana yalnızlığın en hakiki resmini çek deseler, derim al.
-

-
Kış mevsimini,soğuk havaları daha çok seviyorum ben.
Çünkü öylesi havalarda yalnızlığını,mutsuzluğunu daha iyi saklayabiliyor insan.
Oysa yaz öyle mi?
Cıvıl cıvıl kuşların, yemyeşil ağaçların , pırıl pırıl bir güneşin içinde yalnızlık öylesine yakıyor ki canını..
Nefret kabarıyor içinde herkese,herşeye.
Güzel havaların mutluluğu altında ezilen mutsuzluğuna oturup ağlasan,küfürler savursan ne fayda? .
-
Hadi biraz Lizbon hakkında konuşalım..
Öncelikle söylemek isterim ki bu bir Lisbon’da şuraya gidin buraya gidin yazısı değildir. Zira ben gittiğim yerlerin adını pek aklında tutabilen bir zat-ı muhterem değilim ama google search yardımının da etkisiyle üç beş yer ismi karalayabileceğim sanırım. Pek şuraya gittim buraya gittim yazıları yazan bir insan da değilim ama Lizbon şu yaşıma kadar gittiğim yerler içinde neden bilmem beni en çok etkileyendir. o zaman başlayalım..
Barcelona’dan sonra yolumuz Lizbon’a düşüyor. Uçaktan şehre attığım ilk bakış hiç iç açıcı değil. İzbe, kırık dökük, saçma sapan bir yer. Napıcaz lan burda 3 gün diye düşünüyorum. Neyse iniyoruz uçaktan hostelin olduğu yere doğru havaalanından otobüsle yollanıyoruz. (Otobüsü süren dünya yakışıklısının karısı ve çocuğu da bilet paralarını toplamak için otobüste sizinle seyahat ediyorlar. Pek tatlılar kısacası.)
Şansımıza hostel Lizbon’un göbeğinde. Ama otele yerleşmemize 2 saat kadar daha var diye haydi birşeyler yiyelim diyoruz. Portekizliler pek ingilizce bilmediğinden menülerde full portekizce olduğundan bildiğim tek isim olan hamburger siparişini veriyorum. Hani bir hamburger ne kadar farklı olabilir dimi arkadaşlar? Olabiliyormuş. Kadın bana üzerine yumurta kırılmış hamburger köftesi getirdi. Kendisi kağıda hamburger çizen bir insan olduğu için onunla tartışmama kararı alıp yemeği olduğu gibi bıraktık.
Neyse gidip hostele yerleşiyoruz.Gayet temiz, bize özel odaları olan bir hosteldi ama adı tabi ki aklımda değil. Ne yapsak ne etsek nereleri gezsek diye oturup yarım saat kadar plan yapıyoruz. Sözlüklerden faydalanıyoruz , çok övülen yerleri not alıyoruz ki söylemem gerekir sözlükçüler lizbonda gezilecek yerler hakkında inanılmaz başarılı önerilerde bulunmuşlar. İlk iş bir harita alıyoruz tabi .. Tek tek şurası burası işaretliyoruz. Sonra çıkıyoruz yola.
İlk durağımız Alfama. Alfama şehri Lizbon’Un yaşadığı büyük depremde ayakta kalan tek yer. Kendisi şehrin varoşu olmakla birlikte efsanevi derecede çekici.

Sokaklar resimdeki gibi. bütün evler birbirine bitişik, pencereler ufacık, kapılar eski. Akşam olduğunda çoğu sokakta ışık bile yok. Bu yerin özelliği , Şehrin fado merkezi olması.
Fado için portekizlilerin arabeski diyebiliriz.Hava kararmaya başladığı zaman sokakların içine yayılmış tüm restaurantlardan içli içli fado söyleyen kadınların ve erkeklerin o muhteşem seslerini duymak mümkün. Tüm restaurantları tek tek inceleyip en iyi olanını bulmaya özen gösterdik ve sonunda “Restaurante S.Miguel D’Alfama” ya girmeye karar verdik.

şu masada yediğimiz herşey lizbon a özgü ve inanılmaz lezzetliydi. Bunun yanında tavsiye üzerine “codfish” yedik ve iddia ediyorum ben hala o kadar lezzetli bir balık yiyemedim.
Tüm günü ve geceyi alfama ile , fado ile , orada yaşayan tamamı oradaki restaurantlarda fado söyleyen insanlarla dolu olarak geçirdik. O gecenin sonunda hostele döndüğümüzde suratımızdaki ifadeyi hala hatırladığımızda mutluluktan geberecek gibi oluyoruz.
Ertesi güne şehri turlama kararı alarak başlıyoruz. Mümkün olduğu ölçüde yürümeye özen gösteriyoruz. Her bir güzelliği görme,resmetme derdindeyiz.

işte karşınızda şehrin meşhur simgesi sarı tramvaylar. O kadar yavaş gidiyorlar ki aklınız şaşar. Biz hem tezcanlı olduğumuzdan hem de yürüyerek daha çok yer görebileceğimize duyduğumuz inançtan :) binmedik.
Rossio Meydanı , Santa Justa Asansörü zaten istemeseniz de karşınıza çıkıveriyorlar. Ama emin olun Lizbon’da gereksiz, can sıkıcı hiçbir ayrıntı yok. Asansörün en tepesine çıktığınızda şöyle bir manzarayla karşılaşıyorsunuz ;

Daha sonra Sahil şeridine geliyorsunuz ve burada gerçekten muhteşem güzellikte olan praca do comercio adlı yere varıyorsunuz. Buradan sonrası tamamen İstanbul’un ikiz şehri gibi zaten. Lizbonda kendinizi yabancı hissetmeniz imkansız. Hem insanları hem şehrin yapısı ve örgüsü o kadar bizden ki belki bu yüzdendir Lizbon’u bu kadar seviyor oluşum bilemiyorum.
Özellikle gece Praça do Comercio bir efsane. İnsan ciddi anlamda o meydandan ayrılmak istemiyor. Denize karşı oturup fado dinleyerek sabaha karşı düşünebilir insan o meydanda ama dikkat! deniz biraz delidumrul üstünüz başınız saniyede batabilir. Yaşadık ordan biliyoruz. Bakın O kadar övdüğüm meydan şöyle bir yer ;

Bu resimleri google dan aldım çünkü bizim çektiğimiz resimlerde saçmasapan bir şekilde hep kendimiz de yer almışız.
Lizbon’u, İstanbul’a benzer kılan en önemli etmen şehrin iki ayrı yakası olması. Vasco De Gama köprüsü ile şehir ikiye ayrılmış bir tanesi bizim bulunduğumuz yaka, diğeri de Fatima nın bulunduğu, daha dindar olan yaka. Biz o tarafa geçme fırsatı bulamadığımızdan orayla ilgili yorumları es geçiyorum sadece uzaktan mükemmel görünüyor diyebilirim. Sahilden Belem’e doğru taksiyle geçiyoruz.
Belem başlı başına bir cennet zaten. Mükemmel bir yer. Turistlerin gezmesi gereken 4-5 tane yer var. Tek tek hepsini gezdik şimdi burda zaten oldukça uzun giden bu yazıda bir de onları detaylandırmanın alemi yok ama beni en çok etkileyeni Torre de Belem oldu.

bu da benden size içinde kromozomkardeş olan Torre De Belem resmi olsun:)
Belem’in en meşhur şeylerinden birisi tatlısı. Rivayete göre bu tarifi sadece 3 din adamı bilirmiş ve onlar da asla aynı uçağa binmezlermiş olurda uçak düşerse diye. Pasteis de Nata diye geçiyor adı ve bunu satan pastanenin önünde gerçekten uzun kuyruklar oluşuyor. Tadına gelecek olursak tek kelime ile efsane diyebilirim. 3 gün sonra bile Belem Pastası diye inlediğime dair şahitlerim de mevcut :))
Mosterio dos Jeronimos ve Padrao dos Descobrimentos(Kaşifler Anıtı) da Belem’de mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Havanın kararmasıyla gece ne yapsak diye düşünmeye fırsat kalmıyor ki Barrio Alto denen ünlü bir meydandan haberdar oluyoruz. Aslında burası sadece bir meydan değil. Şöyle ki; Ana meydandan devam ettiğinizde var olan pek çok ara sokakta hınca hınç insan olduğunu görürsünüz. Pek çok küçük bar içerde oturmak için değil, sadece içki alınmak için var gibiler. Zira mekanların içi bomboş; çünkü eline içkisini alan sokaklarda arkadaşları ile oturuyor,vakit geçiriyor, sabahlara kadar gırgır şamata ile geçiyor. Biz de bu kervana katıldık ve ortamın büyüsünden midir nedir o kadar uzun saatler oturup sohbet etmişiz ki vakit nasıl geçti, ne oldu anlayamadık bile. Gecenin sonunda çıkan kavgayı es geçiyorum. O kadar çok alkol almış genç insanın olduğu yerlerde olur böyle şeyler diyelim :)
Gezinin 3.günü ve son günü yolumuz Cascais ve Sintra denen inanılmaz kasabalara düşüyor ama o kadar uzun anlatmak istiyorum ki buraları sanırım ayrı bir yazı döşenicem. Buraya kadar okuyan arkadaşlar olduysa selam ola :)
-
merlininsakaliaskina sordu: Uzun zamandır dinlemiyordum Jeff'i, şimdi haftalara yayılacak bir süre de yalnızca onun sesi yankılanacak. Kısacık yaşamında dünyaya kazandırdığı nefis şarkıların ve kendisinin seviliyor olması nasıl güzel. Klişe bir söylem gibi gelebilir ama bunda çok samimi olduğumu söylemek istiyorum. Her zaman Jeff Buckley'i tanıyan ya da dinleyen insanlarla karşılaşmıyorum. Şimdi oturup sabaha kadar onu dinleyeceğim ve hüzünlü gözlerine bakacağım. Saklandığı yerden ortaya çıkarttığın için çok teşekkürler.
Sana Jeff’i sabaha kadar dinleyecek kadar hatırlatabildiğim için çok mutlu oldum. Uzun zamandır dinlemiyor olman önemli değil, onunla ilgili bir yazı okuduğunda tekrar aklına getirip sabahlara kadar özlem dindirebilecek kadar onu seviyor olman yeter. Ben de sırf bu yüzden sana teşekkür ederim :)
-
earendilthemariner sordu: Jeff okumadı belki ama ben okudum. Hemde öyle bir okudum ki ardından hemen bir forget her açtım. inan gözlerim doldu. Jeff hakkında insanlara anlatamadığım hisleri seninde hissettiğini hissettim. Karışık mı oldu biraz bilmiyorum ama sadece afalladım biraz, Jeff'in sesini ilk duyduğumda benim kulaklarımda çalan da ''forget her'' şarkısıydı. Zaten her şey o ilk forget her' le başladı. sonrası dediklerin, yazdıkların gibi... seni anlıyorum demek istedim sadece. ve yazının beni çok etkilediğini..
Yazini okumak beni cok mutlu etti inan. Aslinda onun hakkinda soyleyemedigim o kadar cok sey hissediyorum ki. Ama sen gibi ben gibi ona tapanlarin varligi missisipi tanricasini hakli cikariyor eminim
-
Hiçkimse bunu okumayacak biliyorum. Jeff sen okusan yeter.
“while this town is busy sleeping
all the noises died away
i walk the streets to stop my weeping
‘cause she’ll never change her way.”Bundan 3 sene evvel melek sesli bir adamın dudakları arasından süzülen bu cümleleri duyar duymaz ağzıma sıçıldığını hissetmiştim. Şarkı bitiyor, ben başlı başına “Forget Her” diye bir playlist yaratmışım, ama yine yine yine çalıyor şarkı durmaksızın. Günlerle ifade edebileceğim kadar uzun bir süre çaldı. durmadan çaldı.
O aralar kendimi hastalıklı beynimin içine hapsetmiş; koltuk, bilgisayar, yatak, kahve, çay ve müzikten oluşan, acıların en büyüğünü yaşadığım zaman dilimlerinden birinin içine kilitlemiştim.
Zaten kırılmak için yer aradığım, her cümleden yüzyıllık acılar yarattığım günlerde Jeff dinlemekten vazgeçemiyor oluşum canımı acıtmadı diyemem. Gittikçe derin buhranlara da sürüklendiğimi inkar etmemem gerekir.

Jeff dinlediğinizde alkol almanız gerekmez, uyuşturucu kullanmanız gerekmez. Bir kere onun o melek sesinde kaybolduğunuz an bir daha kendinizi bulmanız, onu sevmekten vazgeçmeniz, şarkılarını dinlemekten sıkılmanız gibi şeyler söz konusu olmaz. Yine hüzünlü bakan adamlar sevdamın deliler gibi vücut bulduğu bu adamın cümlelerinden, şarkılarından anlamsızlık çıkarmayı başarmanız mümkün olmaz.
Öyle yakar ki canını insanın, oturur, onun yaşadığı aşkın boyutlarını düşünürsünüz.
“the smell of the bed when i knew what she’d done
tell yourself over and over you wont ever need her again ” diyerek çaresizce çırpınan bu meleğin kaybolmuşluğunda siz kendinizi bulursunuz. Ya da bulur musunuz ?Jeff için söylenen milyonlarca güzel sözün , iyi dileğin keşkenin arasında öyle bazıları var ki sadece defalarca okuyabilirsin. Ne ekleyecek ne çıkaracak tek şey yoktur o cümlelerde . bunlardan bir tanesi Jeff’İn sesi ile herşeyi yapabilecekken, sesini ruhuna katmayı seçtiğinden bahseder. Bu seçimin ardından bize kalanın “everybody here wants you.” demekten başka birşey olmaması incitiyor. Ama mutlu olduğuna inanmak istiyorum. Gerçekten olmasını istediğin, dayanamadığın şeylerin birkmişliği yüzünden o lanet nehirde kaybolmayı seçtiğine inanmayı seçiyorum ben de.
“Broken down and hungry for your love
With no way to feed it Where are you tonight?
Child, you know how much I need it. Too young to hold on
And too old to just break free and run. ”Jeff senin için diyorlar ki ;
“Sesi ve ruhu o kadar güzeldi ki, mississippi tanrıçası onun hep yanında olmasını istedi ve jeff’i bizden aldı.”
güzellik namına var olan herşeyin seni yanında istiyor olmasından daha doğal ne olabilir ki hem?Kendimi 14 yaşındaki ergen Justin Bieber fanlarından çok da farklı hissetmiyorum sana karşı. Onyüzbinmilyon saat boyunca seni dinlemek, şarkılarını bağır çağır söylemek şansına sahip oluyor olmamızdan dolayı bile mutluluk duyuyorum.

Bazı adamların yaşadığı zamanlara yakın tarihlerde nefes alıyor olmak büyük şans kabul edilir. Senin o adamlardan birisi olduğunu söylemeye gerek yok.
Sahne performansın, gitar çalışın, müziklerin, şarkı sözlerin, duygusallığın, dehan.. sahip olduğun herşey ilah diye anılmana yeter de artar..
bU J harfinde bir hikmet var zaten. Jim Jeff Jimi.. 3 mükemmelin temsilcisi gibi.
Diliyorum seçmiş olduğun hoşçakal deme şekli seni tek bir saniye bile mutsuz etmemiştir.Hem orada biz aptalların yanında olduğundan çok daha mutlu olacağın aşikar.
This is our last goodbye
I hate to feel the love between us die
But it’s over
Just hear this and then I’ll go -
İnsanların %99 una gelir geçer, vakit geçirmelik çerezler gözüyle bakıyorum.
Yalan değil. Hayatlarını gözlerimin önünde apaçık yaşamalarına izin veriyorum.
Ama gördüğüm her bir saçmalığın ardından biraz daha zorlaştırıyorum beni gerçekten tanımalarını.
Bundandır bende ak sandıklarının bende çok kara olması.
öperim.
